ÖLDÜK

Ağustos 24th, 2010

Sabahları uyandığın zaman, bedeninde gerilim hisseder insan. Parmak uçları uyuşmuş gibidir, ruhuna doğru yanaşan. Sessizsindir, göz kapakların hala ağır ve uyanmak hala senden uzak. Biraz dalabilsen, ayrıldığın rüyaya geri dönebilme şansın vardır adeta. Ama olmaz ve bilirsin bir sonraki uyku da farklı rüyalara uyuyacağını. Sessizsindir.

Kapının aralandığını fark ettim, içeriye adım adım sen giriyordun. Bakışların üşüdüğünden, yorganıma sığındı aceleyle. Bakışlarının uzandığı bir yataktı uyuyamadığım. Sonsuz ve benim. Kalbimi aradım ve sevindim sende bulduğumda. Yanar döner hal idi meydan okuduğum dünya, küçük bir oyuncak, büyük bir savaş, büyük bir galibiyet. Adımı söyledin; adını sorduğumda. Gülümsedim, gülümsedin. “Bu bizim savaşımız” dedin. “Bu bizim savaşımız” dedim. Gülümsedik…

Gün öğleye varmadan, bütün kaslarına hakimsindir her haliyle. Damarlarının sürüklediği bir yaşamdır artık kanın. Akmasına engel olamazsın, sıcaklığına da; Ölmeden! Ölmeyi istersin, yaşamak daha makuldür uyanık kaldığın zamanlarda. Midenin hakimiyetinde bir mücadele ile dişlediğin yiyecekler gibidir düşüncelerin zihninde. Yeni lezzetlerle hayaller kurmaya başlarsın. Fikirler inşa eder, fikirler yıkarsın; geriye en iyileri kalana değin! Gülümsersin.

Hizan hizam idi farkına vardır. Yanına doğru otururken, hafifçe sallanan yatağın eşliğinde, bedenimizdeki havalanmadan daha fazla heyecanlandık. Bakışlarımı verdim, kalbimin sınırlarında. Kalbim senin sınırsızlığınla sınırlıyken bile. Elim solumda kalmıştı, elini işaret ederek konuştum; sessizce. “Yolumuz uzun” dedim. “Yolumuz uzun” dedin. “Sonsuza dek” dedim. “Sonsuza dek” dedin. Düşündük… Ağırdı yükümüz, düşlerimizin büyüklüğü karşısında. Güçlüydük ikimiz, verilecek mücadele anında. “Elimi çok sıkı tut” dedim. “Neden” dedin. “Kaybolmak istemiyorum” dedim. “Ben seni her zaman bulurum, ne kadar çok kaybolsan da” dedin. Huzur duyduk.

Gün, ışığın bütün renklerini solumak için ilerler zamanın koltuk altında. Zıpır çocuk çırpınışları, yaramaz şakaların öfke ile bıraktı eğlenme yüzleşmeleri. Hadi karnımızı doyuralım, çok acıkmış kalbin mutluluk yanları. M U T L U Y U M . Hayata hiç şaka yapmamış insanlarız ikimizde, bazen şakalaşsak bile. Yollar, köprüler, merdivenler inşa ederken yorulduk, dinlenmeyi hak ettik, yeniden yorulmak için kolları sıvadık, sessizce çalışmalara koyulduk. Nasılda terledik.

Elim elimde, hemen canı başımda yumuşak bir erime ile kaybolurken varlığında, kaybolurken varlığımda; YOK OLDUK var olmalara inat. Kaybolduk bulunamadık birbirimizde bile. Yakarken her halimizi, akarken her halimize, donarken her halimizle; TEK OLDUK. Bana adını sordun, sana adımı söyledim. “Beni öldürürlerse sen yaşamazsın” dedin. “Seni öldürdüklerinde yaşamın ne olduğunu hatırlamam” dedim. “Hemen ölelim” dedim. Hemen öldük; ÖLÜM olduk.

Başar Çulfaoğlu’ na ithafen yazılmıştır.

Beklemek

Ağustos 21st, 2010

Beklemek, deliliğe çeyrek kala namlusu misali eksilmek. Beklemek; ateşten gömlek misali fırtınada giyinmeye muhtaç kalmak. Beklemek; dilenci misali avuçlarını açıp kalakalmak, istemek.

TEK

Mayıs 20th, 2010

Gökyüzü-Yeryüzü… Adımlarını kollayarak kanatlanıyorken bedenimin ayrıntıları, aldığım her nefes bir sızı. Gökyüzü/Yeryüzü sessizce açılan düşüşler müzik perdeleri gibi. Adına söylenmiş her es bir tuşa tekabül eder ve her beste seni söyleyerek kendini tekrar eder.

Adım attım, dilsiz mütercimler gibi çevirirken gözlerinin lisanını. Elinin dur işaretiydi, kalbimin sen olduğu yer. İsimsiz cinayetlerinde gönüllü maktulündüm senin. Bilerek akıtmazken kanımı, yaralarımı bilerek saklamadım. Nedensizce!

Parça parça kendimi bölerken sana, eksik kalan bir tek ben vardı senden yana; geçmişim. Eklentisiz bir rüyanın kesintilerinde gökyüzü gibi maviyken okyanusum, abisin ta kendisiydi olduğum yer.

Dur ve bekle. Heyecanım içimde çalan bir piyano gibi akıyorken kulaklarıma, dur ve bekle. Milimetrelerle seni ölçüyorken her bir adımım, dur ve bekle.

Uzaktan bana doğru geliyordun, tam karşımdaki kapıdan değil; tam solumdaki kapıdan. Adımlarını saymadan adımlarımı saymaya başlamıştın ki, bir yudum kokundan çaldım. Alevden bir maviydi giyindiğin, saçlarım tutuşurken anladım. O kadar çok susamıştım ki cümleler ıslattığında ağladım.

Usulca otururken okyanusuma, gözlerindeki çölde kendimi seraba sardım.

“Hangi yağmurda ıslanmaktır kaderin?”

“Hiçbir ateş ıslatmadan yakmaz, ve ben ateşte yürürüm.”

“Hangi ışıktır aydınlanmak istediğin?”

“Tanrıyla yarattığım bir gecedir aydınlığım.”

“Ellerin benim mi ?”

“Parmak izlerim sensiz olur mu?”

Bütün dünya o kadar kalabalık ve sen o kadar benimdin ki. Durup yüzünün damla damla erimesini izledim. Bakışların akarken avuçlarıma, bedenim uzanmadan sarıldı teninin kuytularına. Arafın bile unuttuğu bir çizgideydik. Durup ruhumun damla damla erimesini izledim; sende.

Tek bir damlamdı sende tufana sebep olan, koca bir kasırgayken ben. Tek bir damlandı bende tufana sebep olan, koca bir kasırgayken sen. Tek bir…

Bir delinin getirdikleri 5

Nisan 25th, 2010

Gerçekte benim olmasan da düşlerimdeki sevdiğimsin benim. Var olman ya da olmaman kimin umurunda. Gözlerinde uzanan derinlikte kaybetmişken ben yolumu. Bir yaz günü gibi akşam ve nemliyken sana duyduğum aşk, sevgi… Eski bir kulübede bile hayat ne mutlu.

Ellerimin hizasında tutuyorken kalbimi, sessiz bir cümleden daha fazlası olamıyor konuşmak istediğim. Ne bekler ki insan sevgiden başka, sevgi her şey olmak değil mi sevdiğine. Hayır, kalbim atmaktan daha fazlasını söylerken dudaklarım sus işareti yapmış ne anlamı var. Duvardaki gölgeler ve sudaki ışıltı; nasıl bir rengi sayıklıyorlar ki bu şekiller büyülü bir kıpırtı.

Yazamıyorum, yazamıyorum işte. Ama biliyorum kaderimi kendim yönlendirebilirim, kendimi fark edebilir, karanlıkta kalmış yollarımı aydınlatabilirim. Daha önce doğmamı sağlayamam ama bu gün doğmuş halimle karşılaştıklarımı yaşayabilir, yaşatabilir. Biliyorum bu karşılaşmaya hiç kimse itiraz edemez, etmemeli de. Neydi anne olmak, neydi çocuk olmak ve neydi sevgili olmak. Tam kapamışken güneşe karşı bakışları bu sızan ışıkta ne kalbime doğru?

Belki imkansız, belki umutsuz, belki yasaklanmalı hissettiklerimiz. Belki hak etmiyoruz birbirimizi, belki ben senden daha günahkar ve seni öldürecek bir zehir. Bir mezar olsan ya da ölüm; tek dokunuşta sonsuza dek ben senin. Ne beklerim ki senden ben olmama izin vermenden başka? Belki, tek öpüşte son bulmayacak bir ölüm.

Belki sıkılacak, belki hislerine güvenmeyeceksin; yalnız kalıp bu kayıkta, bir oltanın başında yaşalanacağım belki, gözerine bakarak yaşlanmak yerine. Ya da bütün bunların yerine; terlemişliğini merak edip elimi sırtına götürüp, kirli çoraplarını toplayacağım bir evin içinde. Sabahları günaydının olup, sabahları günaydınım olacaksın. Yemeğin tuzunu fazla kaçırıp aç bırakacağım bizi bir akşam. En sevdiğin kazağı yüksek ısıda yıkayıp küçülteceğim belki bir çamaşır günü. Yanında olmuşluğumun bir hediyesi olarak belki sigarayı bırakacaksın, içine beni çektiğinde. Hafif göbekli bir erkekken sen, söküklerini dikmekten keyif alan bir kadın olacağım ben. Sevdiğimiz bir filmi izlerken uyuya kalacağım belki dizinde. Uzun süreler boyunca çalışmışlığımızın yorgunluğunu kıyafetlerimizi çıkarmadan uyuyakalmışlığımızla anlayacağız belki sabah uyandığımızda. Ben saçları dağılmış ve bakımsız, sen kaç gündür banyo yapmamış ve halsiz. Her şeyiyle gerçek bir yaşamın içinde, kiri, pisi, zorluğu, kavgası, gürültüsü, küsmeleri, barışmaları ama hep sırt sırta, çalışkan olmaktan başka borcu olmayan iki insan olacağız hayatta… Ne beklerim ki senden seni sevmeme izin vermenden başka? Hoş seviyorsam da bundan sana ne !

Kim bilir? Kaderine yön vermesini bilenlerden başka ?

Şimdi karanlıkta kaybolmuş ay misali ölüyorken gece. Kim bilir beki de; kaybolmadan sessiz bakışlarımız birbirimizin gözlerinde, ölüverecek bedenlerimiz bir gece.

Yaşanmamışlar 2

Nisan 24th, 2010

Geriye doğru üç adım atıp, tavanı incelemeye başladı. Yaşadıklarının rüya olma olasılığını düşündü. Gerisin geri dönüp biran önce gitmesinin kendisi için en iyisi olacağını düşündü. Tavan, duvarlar ve bu mavi kapı bakışlarına çok uzak ve çok yakındı. Geldiği uzun koridoru yavaş adımlarla geçip, dışarıya çıktı. Binanın dışına birkaç adım atmıştı ki durdu ve derin bir nefes aldı.

“Bu gün hiçbir kapıyı açtıramadık” dedi ve elindeki zarfı yere öylece bıraktı. Tekrar derin bir nefes aldı ve yürümeye başladı.

Yüz metre kadar ilerledikten sonra, ilk ara sokaktan döndü. Yorun nereye gittiğini bilmiyordu ama ayrıldığı binanın arkasında olmaması onun için yeterli olacaktı. Ellerini cebine sokmuş, başı önünde yürüyordu. Yere bakarken kaldırımın ne kadar bozuk olduğunu fark etti.

“Bir yol ayrımı, bir yol ayrımından sonra görüp göreceğimiz sadece bu bozuk kaldırımlar olsa gerek” dedi ve kulağına gelen bozuk para şıngırtısıyla irkilerek durdu.

Ses biraz ileriden geliyordu. Binanın içinde gördüğü düşü anımsadı birden bire. Bakmaya cesareti yoktu, bu yüzden başını kaldıramıyordu. Elleri cebinde öylece kalakalmıştı. Soğuk soğuk terlediğini hissetti. Nefes alıp verişi hızlanmıştı ve aldığı nefes göğüs kafesine dar geliyordu adeta.

Şınnnnnnnnn…

Bir kez daha duyuldu aynı ses ve bir kez daha kaybolmak istedi. Mavi kapı tam arkasındaymış gibi hissetti bir an. Açılacak ve oradan bir el onu bilinmeze doğru çekecekti adeta.

Şınnnnnnnnnn…

Bir kez daha duyuldu aynı ses, kalp atışı hızlanmış gözlerinde belli belirsiz yaş birikmişti. Diliyle, ucu kırılmış azı dişini yokluyordu nedensiz. Yaşadıkları ensesinde soluk alıp verirken, olduğu yerde yok olmak istiyordu. Elleri cebinde öylece duruyordu.

Derin bir nefes aldı ve bir cesaret başını kaldırmaya karar verdi. Beyaz taftadan elbisesiyle şişman bir kadın, ileriki duvarın dibinde oturuyordu. Ne bir iskemle, ne bir tabure öylece tozlu kaldırıma bağdaş kurmuştu. Başındaki geniş keten şapkadan yüzü görünmüyordu ama ellerindeki yaşlılık lekeleri ve ellerinin kırışmışlığı yaşını ele veriyordu. Kucağından bir şey alıp yukarıya doğru kaldırdı ve bıraktı. Kucağına yeniden düşerken beraber ses yine duyuldu “Şınnnnnnnnnn…”

Bozuk para sesinin nereden geldiğini anlamıştı. İlk gerginliği azalmış ama hala tedirgin bir fare gibi duruyordu. Adım atmak istiyor ama atamıyordu, adeta yerine çakılıp kalmıştı.

“Adım atmak bazen bu kadar zor olur” dedi yaşlı kadın başını kaldırmadan ve kucağından bir bozukluk alıp yukarıdan yine kucağına bıraktı; şınnnnnnnnn…

“Kaç tane bozukluk var kucağında?” dedi adam, soruyor olmasına şaşırarak.

“Kim bilir?” diye cevap verdi yaşlı kadın ve kucağından bir bozukluk alıp yine kucağına bıraktı; şınnnnnnnnnnn… “Ki bunun ne önemi var sen çıkardığı sese ve aldığı zamana bak. Bir bozuk parayla hangi zamanları almak isterdin? Kendine bu soruyu sor!”

Adam kendini çok daha fazla rahatlamış hissetti ve devam etti “Sanırım ben, cevabı beni şaşırtacak soruları sormuyorum kendime.”

“Kaçmayı alışkanlık edindiğini bilmiyordum”

Kadının son söylediği, adamın dikkatini cezp etti ve “Beni tanımıyorsun, değil mi ?” diye sordu merakla.

“Seni tanımak kendimi tanımaktan daha kolay” dedi ve yukarıdan bir bozukluğu kucağına bıraktı; şınnnnnnnnn…

“Ben kolay biri değilim” diye tepkiyle karşılık verdi adam.

Vücudunun hafif sarsılışından bu tepkiye yaşlı kadının alaycıl bir gülüşü layık gördüğünü anlamıştı. “Nasıl bir çıkmazın içinde olduğunu bilmiyorsun!” dedi kadın kesin bir ifade ile.

“Ne demeye çalışıyorsun açık konuş!” dedi adam

“Demem o ki karşıya bak!”

Şınnnnnnn…

Yaşlı kadının tavsiyesi üzerine karşıya baktığında kendisini mavi kapının karşısında buldu. Nefes almakta zorlanıyordu ve elindeki zarfa baktı, avucunda aynı yıpranmışlıkla duruyordu. Arkasına dönüp baktı, biraz önce çıkıp gittiği koridor olduğu gibi duruyor ve adam nefes almakta güçlük çekiyordu.

http://edebiyatkiraathanesi.com/yasanmamislar

Gece Düşü

Nisan 17th, 2010

ıssız çöllerde yapayalnız bir ,insan

nasıl duyarsa hasretini susuzluğun

bir hayal kuyuya nasıl bakarsa uzun uzun

öylesine düşünüyorum gözlerini…

biz – biz = biz

Nisan 17th, 2010

Seni alsak
Beni alsak
Biz yapsak…

O ve onun gibi değil
Onlar gibi oluruz.

O yüzden
bırak !
Beni ben bırak
Seni sen…

Nisan 17th, 2010

gidiyorum yine bu şehirden
ayaklarım geri geri
tekerlekler almış başını
dönüyor dönüyor’

Akrostiş

Nisan 17th, 2010

Kararapaksına hayran olduğum canım kaplumbağam benim
Akrostiş olayından bilirsin
Prensip olarak pek hazzetmem ben
Lakin senin için saçma prensiplerim
Umurumda mı bebeğim
Marulu çok severdin bilirim
Bir öküz gibi de yerdin
Amma velakin bir gün ölüverdin
Ğayril mağdubi velad dalin
Amin

Bitişik Psişik

Nisan 17th, 2010

Bençokayrılıklaryaşadımdiye
Herşeyibitişikyazıyorum
Sendenhabergelmeyince
Kendimiçokkasıyorum
Bekliyorumallahsız
baritelefonaçsaydın
çektirdiğinyetmedibari
ağzımadasıçsaydın
Bakyinesinirlendim
tepemattıçokfena
Böyledevamederse
diyeceğimelveda
Hattaşimdidüşündüm
Kerizmiyimulanben
Beklemektenusandım
Silahlarıkuşandım
A Y R I L D I M ! ! !

Aşkın Felsefesi (I)

Nisan 17th, 2010

Ah ulan sevdiğim
Ben sana tümden gelip
Tümüne varamadım
Yıktın bütün felsefi doktrinleri
Tadına doyamadım

Şu kısa ilişkide sen bana
ezberlettin varoluşçu felesefede ne varsa da…
ben sana dilimde tüy bittiği halde
ofsaytı anlatamadım

Sen İçince Ağlardın

Nisan 17th, 2010

Sen içince ağlardın ve zaman sıraya dizilirdi gözlerimizin önünde.

Yaşamına ilişen bütün hücrelerimi düşman bellemenin hiçbir sakıncası yoktu benim için. Sakındığım ben olsaydım en büyük yalanımı anlatırdım sana, en büyük yalanımda eksilmeni umardım. Geçmişime bir göz atardım sığındığım bazı gecelerde, birkaç ‘an’ı kendime saklardım. Göğsüme sapladığın hiçbir kelimeyi unutmazdım, savaşlar dolusu ölümler anlatırdım sana, ölümlerimin çetelesini alnımda tutardım. Sakındığım ben olsaydım yaşamlar dolusu ütopyalarımda çoğalırdım, sesinin yankısına bırakıp gitmezdim kendimi, uzanan hiçbir eli çekmezdim omzumdan, ’sen’de, ‘o’nda, ‘öteki’nde çoğalırdım. Dönüştürülecek bir dünya bırakırdım kendime, saçlarını şiirlerimde yakardım; inan sakındığım ben olsaydım, hayallerine iyi bakardım…

sen içince ağlardın ve zaman sıraya dizilirdi gözlerimizin önünde.

en büyük yalanım tanrıydı benim,
sende bıraktım…

Sövgü

Nisan 17th, 2010

bu şehrin en yüksek yerine çıkıp
kusacağım ne varsa kucağına
Sen  gazımı aldığına pişman olacaksın
Ben olmayacağım asla
Pişman yani…

Yarısı boşalmış bu kentin
boş kaldırımlarında ucuz bedenler varsa
sana kurban edeceğim
tövbe edecek  yalan orgazmlara
korkacak benden
şehir yani…

yağmur yağdığına,bir kadın ağladığına
şarkılar hüzne çaldığına yanacak
belki bir adam son kez ve kati dönmeyecek bekleyene
‘bitti’ yazacak suratına asılan her kolyede
ve en güzel mücevherin olacak bundan böyle
acı yani…

Bilmezsin

Nisan 17th, 2010

Yıldızın kaydı gökyüzünde
Ve ıslatmaz senin bulutların bir daha
Yağmurun yağmaz
Gün’e vurmaz şafağın bilmezsin…
bilemezsin…

Bilsen de söylemezsin…

Söylesen de ben duymam ki…

yıldız kayar,bulutlar yağmur indirir yine
Ve her gece vurur şafağa
Sen bilmezsin /belki/ bilemezsin…

Ben bilirim ama
Sen ölmezsin…

/Yalnızlığın tarifi yok, sade(ce) yaşanır tek başına/

Nisan 17th, 2010

Şimdi gitmeli yalnızlığa ağır ağır. Bir devasa kapının kilidi dönmeli gecenin sessiz kalbine metal sesleri saplayarak ve hiç bir kuşku olmamalı içerde ne göreceğine dair sadece yine bir ince küfrü mırıldanarak…
Giriş…

Karanlık giriş, ve kimse yok. Kim olacak? Ve hala soğuk…Yaşanmayan bir evin ıssızlığı, alınmayan nefesin dönüşü yok ki sıcak olsun. İstersen ayakkabılarını çıkarmadan gir kalbime, kapı önünde iz kalmasın kimseye, herkes beni yalnız biliyor, ben bile!…
gelişme…

Her gün gibi bir gün, eksilen bir yaprağın çook sonra duyulacak sancısı,bir manidar tebessüm ile yaşarken hayatı dönememek geçmişe, aramamak eski ben’i ve bulamamak nihayetinde sen’i…Yalnızlık…

işte sonuç…